MAKALELER

Anasayfa / Makaleler

E-Ticaret Sözleşmeleri ve Hukuki Yapıları

Değerli Müvekkillerimiz, gelişen teknolojiler sayesinde alışveriş ortamları sanal marketlere taşınmış ve online alışveriş günden güne artmaktadır. Bu yenilikleri ile birlikte ticari faaliyetler ile uğraşan kuruluşlarda satışlarını internet üzerinden gerçekleştirmeye başlamışlardır. Günümüzün yeni alışveriş yöntemi olan e ticaret ile birlikte kuruluşlara da yeni ve farklı yükümlülükler getirilmiştir. Bu bilgilendirme notunda e ticaret sözleşmelerinin hukuki yapısı ve e ticaret sitelerinde bulunması gereken sözleşmeleri bilgi vereceğiz.

E-ticaret sözleşmeleri mevzuatımızda ‘’mesafeli satış sözleşmesi’’ olarak düzenlenmiştir. İlgili mevzuattaki tanımı aşağıdaki şekildedir ;
"yazılı, görsel ve elektronik ortamda veya diğer iletişim araçları kullanılarak ve tüketiciler ile karşı karşıya gelinmeksizin yapılan, malın anında yahut sonradan teslimini gerektiren sözleşmeler"

Müşterinin onaylaması ve tamamlamasından sonra geçerliliğini kazanan bu sözleşmede, müşterinin tüketici hukukundan doğan hakları ile birlikte ürünün teslimi hakkında bilgi verilmektedir.

Yukarıda tanımı verilen sözleşmenin yanı sıra e ticaret sitelerinde bulunması gereken üç önemli sözleşme tipi daha vardır.
1. E-ticaret Sitesi Üyelik Sözleşmesi
Üye olan kullanıcılara site hakkında ve üyelik hakkında bilgilerin verildiği, sorumluluklarının anlatıldığı bilgilendirme amaçlı hukuki metindir.

2. E-ticaret Sitesi Gizlilik Sözleşmesi
Temel olarak kullanıcıların bilgilerinin nasıl korunduğuna ilişkin hukuki metindir. Yaygın olarak ödeme amacı ile paylaşılan kişisel ve kredi kartı gibi bilgilerin nasıl korunduğunu, güvenlik sistemleri hakkındaki bilgilendirmeleri kapsar.

3. İletişim Bilgileri
Siteler müşterilerin rahatça ulaşabilecekleri bir konumda şirketlerin açık adres, telefon ve şirket bilgilerini paylaşmalılardır. Bu kısım genellikle sitelerde iletişim sekmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fikri Mülkiyet – Marka Haklarının Önemi ve Korunması

Değerli Müvekkillerimiz, ticari hayatta önemli bir yer teşkil eden fikri mülkiyet hakları ve bunun içinde marka korumaları ülkemizde çeşitli kanun ve yönetmelikler ile, koruma altına alınmıştır. Sanayi, teknoloji, ticaret gibi alanlarda bir buluşu ilk uygulayıcı olarak haklarına sahip olmak ve bu hakları kullanma veya satmak kuruluşlara maddi açıdan büyük fayda sağlayacaktır. Kuruluşların kendilerinin piyasada bilinirliğini sağlayan, diğer kuruluşlardan ayırt edilmesini sağlayan yazı, şekil, işaretler marka olarak nitelendirilmektedir. Marka haklarının korunması da ticari haklar bakımından önemli bir yere sahip olup taklitedilmeyi önleyecek, kendilerini taklit ederek ekonomik çıkar sağlayan kuruluşlara karşı yaptırım imkanı sağlayacaktır.

Fikri ve Sınai Mülkiyet hakları patentler ve faydalı modeller, markalar, coğrafi işaretler, endüstriyel tasarımlar ve entegre devrelerin topografyaları kapsamaktadır. Patentli bir buluş sahibine aşağıdaki hakları tanır:
• Buluşu kendisi kullanabilir.
• Buluşun kullanımı için başkalarına izin verebilir, lisansı satabilir
• Buluşunu izinsiz kullananlara karşı hak iddia edebilir, izinsiz kullanımın engellenmesi için yasal yollara başvurabilir.

Ülkemizde patent vermeye yetkili tek yetkili kurum Türk Patent ve Marka Kurumudur. Başvurular elden, posta yoluyla veya online olarak yapılmaktadır. Patent başvuruları ülke sınırları içerisinde geçerli olup uluslararası koruma için uluslararası patent başvurusu yapmak gerekir. Ülkemizin de taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ile bu koruma için farklı standartlar öngörmüştür. Başvurularda bu hususlara dikkat etmek gerekmektedir. Yurtdışı patent ve marka başvuruları her ülkeden tek tek veya PCT, EPC, CTM anlaşmaları ve Madrid Protokolü ile yapılarak çeşitli ülke ve çevrelerde koruma sağlanabilecektir

Markaların fikri haklarının korunabilmesi için tescil edilmeleri gerekmektedir. Marka tescili ile yetkili kurum Türk Patent ve Marka Kurumudur. Tescilli markanın koruma süresi başvuru tarihinden itibaren on yıldır. Bu süre, onar yıllık dönemler hâlinde yenilenir. Yenileme talebinin marka sahibi tarafından koruma süresinin sona erdiği tarihten önceki altı ay içinde yapılması ve aynı süre içinde yenileme ücretinin ödendiğine ilişkin bilginin Kuruma sunulması gerekir. Marka haklarına tecavüz ile ilgili hükümlerde çeşitli hapis cezaları ve adli para cezalarının yanında ilgili ürünlere el konulması gibi cezai yaptırımlar öngörülmüştür.

Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna Göre Yasaklanan Faaliyetler

Değerli Müvekkillerimiz, hukukumuzda T.C. sınırları içerisinde ticari faaliyet gösteren kuruluşların işlem ve davranışları ‘’Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’’ çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu kanun temel amacı, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan kuruluşların bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.

Ticari faaliyet gösteren kuruluşların rekabet hukuku kapsamında bazı faaliyetleri kanun gereğiyasaklanmış ve bu faaliyetler hakkında çeşitli yaptırımlar öngörülmüştür. Kanunca yasaklanan faaliyetler temel olarak aşağıdaki gibidir ;
1- Belirli bir mal veya hizmet piyasasında doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti engelleme
2- Bozma ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut doğurabilecek nitelikte olan teşebbüsler arası anlaşmalar
3- Uyumlu eylemler ve teşebbüs birliklerinin bu tür karar ve eylemleri
4- Teşebbüsün hâkim durumunu kötüye kullanılması
5- Piyasadaki rekabeti engelleyici birleşme ve devralmalar

Belirtilen bu faaliyetlerin aşağıdaki durumları sağlaması durumunda yaptırımdan muaf olabileceği de kanunda öngörülmüştür. Bahsedilen bu muafiyet başvuru üzerine Rekabet Kurumu tarafından belirli bir süre için veya belirli şartlar dahilinde verilebilir.

1-Malların üretim veya dağıtımı ile hizmetlerin sunulmasında yeni gelişme ve iyileşmelerin ya da ekonomik veya teknik gelişmenin sağlanması,
2-Tüketicinin bundan yarar sağlaması
3-İlgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması,

Ticari faaliyet gösteren kuruluşlar piyasadaki etkilerini ve hareketlerini rekabet hukuku kurallarını dikkate alarak gerçekleştirmesi Rekabet Kurulu tarafından verilebilecek cezalardan kuruluşları koruyacaktır. Piyasadaki bu tür faaliyetlerden zarar gören kuruluşlar da Rekabet Kurulu’na başvuru ile zarar gördükleri bu durumun giderilmesini sağlayabileceklerdir. Bu nedenler ile ticaret hayatında rekabet hukuku önemli bir yer teşkil etmekte ve piyasaları düzenlemektedir. Bu kuralların varlığından haberdar olmak ticari hayatı kolaylaştıracak ve ticari hakları savunmakta yarar sağlayacaktır.

TIP HUKUKU AÇISINDAN AYDINLATILMIŞ ONAM VE SORUMLULUK

Herkesin bildiği üzere insanlığın var olduğu ilk zamanlardan bugüne tıp bilimi varlığını göstermiş ve her geçen gün gelişimini sürdürmeye devam etmektedir. Günümüzde dünyada 7,3 milyar insanın yaşadığı göz önünde bulundurulduğunda, buna bağlı olarak hastalıklar, hasta insanların sayısı ve tıbbi müdahale sonucu meydana gelen tıbbi uygulama hataları da bir hayli artış göstermekte, sonucunda da birçok olay yargıya intikal etmektedir. Üzerinde duracağımız konu, hastanın tıbbi müdahale sürecine ilişkin olarak serbest iradesi ile göstermiş olduğu aydınlatılmış onam hususudur.
5013 sayılı “Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, 03.12.2003 tarihinde kabul edilmiş, 20 Nisan 2004 tarih ve 25439 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Anılan düzenlemenin 1. maddesinde bu düzenlemenin amacı “Bu Sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak; biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkese, bütünlüklerine ve diğer hak ve temel hürriyetlerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır. Tarafların her biri, bu Sözleşme hükümlerinin yürürlüğe konulması için kendi iç hukuklarında gerekli tedbirleri alacaktır” şeklinde ifade edilmiştir.
İlgili düzenlemenin 5. maddesi rıza hususuna ilişkin düzenleme içermekte olup bu husus “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş olarak muvafakat vermesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında önceden uygun bilgiler verilmelidir. İlgili kişi, muvafakatını her zaman, serbestçe geri alabilir” şeklinde ifade edilmiştir.
Aydınlatmak sözlük anlamı itibarı ile “bir sorun üzerine bilgi vermek” şeklinde ifade edilmektedir. Aydınlatılmış onam genel olarak hekimin hastayı tanı, tedavi, ameliyat, olası olumsuz sonuçlar ve diğer tüm hususlarda açık ve yeterli düzeyde bilgilendirmesini ifade etmektedir. Aydınlatılmış onam konusunda hekim, hastaya yalnızca onam formunu imzalatmakla yetinmeyip, içeriğini gerçek anlamda açıklamış yani hastayı tüm süreç bakımından aydınlatmış olmalıdır. “Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır”. Buna ek olarak genel ve soyut ibarelerle düzenlenmiş bir onam formu geçersizdir.
Yargıtay konu ile ilgili bir kararında bu hususu “Davacı tarafından 24.03.2008 tarihinde imzalanan “Bilgilendirilmiş Onam” belgesinde işlemin tıbbi sonuçlarının ve olası komplikasyonlarının anlatıldığı ve davacının bu işleme rıza gösterdiği yazılı ise de, bu rızanın az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Anılan belgede önerilen tedavi yönteminin başarı şansı ve süresi, bu yöntemin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, tıbbi sonuçları ve olası komplikasyonları konularında bir açıklama bulunmamaktadır. Öyle olunca, davalıların ameliyat öncesi muhtemelen hasıl olabilecek sonuç ve komplikasyonlar hakkında hastasını bilgilendirmeleri bir zorunluluktur. Dosyaya ibraz edilen bir onam belgesi de bulunmamaktadır. Davalı tarafın, davacıyı bu konuda bilgilendirdiği ve gerekçeli açıklamaları yaparak uyardığı hususu ve davacının yeterli derecede aydınlatılıp aydınlatılmadığı, operasyonun komplikasyonlarının bilinmesi halinde dahi bu operasyona davacının rıza gösterip göstermeyeceği konuları dosya içeriği ile anlaşılamamaktadır. Hal böyle olunca bu konuda varsa davalı delilleri toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma gerektirir” şeklinde ifade etmiştir. İlgili karardan da açıkça görüleceği üzere aydınlatma hususunun gerçek anlamda bir aydınlatma olması gerekmektedir. İlgili aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği konusunda ispat külfeti hekim ya da hastanededir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesi benzer bir kararında aydınlatılmış onam ve ispat külfeti hususunu “Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliğinin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır. Bu düzenlemelerde aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir” şeklinde ifade etmektedir.
Aydınlatılmış onam konusunda hastanın rızası tedaviyi, eğer gerekiyorsa ameliyatı ve sürecin tüm sonuçlarını kapsayacak olur, bunun üzerine ayrıca bu hususlarda kendisi de detaylı olarak bilgilendirilir ve meydana gelmesi muhtemel olumsuz sonuçlara rıza gösterir ise bu durumda hukuka aykırılık söz konusu olmayacaktır. Şayet hasta, ameliyat sonrası oluşabilecek komplikasyonlar açısından yeterince bilgilendirildiği halde operasyona rıza gösteriyor ve bunun üzerine meydana gelen komplikasyonlar açısından hekimin kusuru bulunmuyor ise hekim neticeden sorumlu tutulamaz. Şunu önemle belirtmek gerekir ki hastanın aydınlatılmış onamına rağmen meydana gelen neticede hekimin kusuru var ise aydınlatılmış onam meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmayacaktır. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hekimin sözleşme nedeniyle sorumluluğuna gidilebilmesi için sözleşmenin ihlalinin yanı sıra hekimin kusurlu da olması gerekir. Bu durumda hastadan aydınlatılmış onam alınsa dahi hekimin kusuru var ise hekim gerçekleştirmiş olduğu eyleminden dolayı sorumlu olacak ve hasta bu hususta hukuki yollara başvuru yapabilecektir.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

BOŞANMA SONRASI KADININ VE ÇOCUĞUN SOYADI PROBLEMİ VE YARGITAY’DAN TARİHİ KARAR

Türk Medeni Kanunu’nun 173. maddesine göre: “Boşanma hâlinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak, evlenmeden önceki soyadını yeniden alır. Eğer kadın evlenmeden önce dul idiyse hâkimden bekârlık soyadını taşımasına izin verilmesini isteyebilir. Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceği ispatlanırsa, istemi üzerine hâkim, kocasının soyadını taşımasına izin verir. Koca, koşulların değişmesi hâlinde bu iznin kaldırılmasını isteyebilir.”
Çocuğun soyadı bakımından ise; TMK m. 321’e göre “Anne ve baba evli ise ailenin soyadını taşır. Ancak, anne önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı taşıyorsa çocuk onun bekârlık soyadını taşır.” düzenlemesi yer almaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 2015te verdiği emsal hak ihlali kararının ardından Yargıtay 2. Hukuk Dairesi de 9 Nisan 2018 tarihli kararında boşanan kadınların aile mahkemesinden, velayeti kendisine geçen çocuğuna kendi soyadının verilmesini isteyebileceğine hükmetmiştir.
Kadın ve erkeğin evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmaları gerektiğine ilişkin uluslararası sözleşme hükümleri hatırlatılarak eşlerin, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda oldukları, erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını seçme hakkının kadına tanınmamasının velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete göre ayrım yapılması sonucunu doğuracağı vurgulanmıştır.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 09.04.2018, E. 2018/1306, K. 2018/4719 sayılı kararının gerekçesinde;
“Evliliğin feshi veya boşanma hallerinde, velayet hakkı kapsamındaki yetkiler dâhilinde olan çocuğun soyadının belirlenmesi hususunun düzenlendiği 21.6.1934 tarihli ve 2525 sayılı Soyadı Kanununun 4. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği adı alır." şeklindeki düzenleme Anayasa Mahkemesinin 8.12.2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı ile iptal edilmiş ve iptal kararı gerekçesinde, kadın ve erkeğin evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmaları gereğine yer veren uluslararası sözleşme hükümlerine de atıf yapılmak ve eşlerin, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda oldukları, erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını seçme hakkının kadına tanınmamasının, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete göre ayırım yapılması sonucunu doğuracağı belirtilmek suretiyle itiraz konusu kuralın, Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerine aykırı görülmesi nedeniyle iptaline karar verildiği belirtilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 25.06.2015 ve 2013/3434 numaralı, 11.11.2015 tarih ve 2013/9880 numaralı, 20.07.2017 tarih ve 2014/1826 numaralı bireysel başvuru kararlarında ise; velayet hakkı tevdi edilen çocuğun soyadının kendi soyadı ile değiştirilmesi yönündeki talebin, velayet hakkı ve bu kapsamdaki yetkilerin kullanımı ile ilgili olması sebebiyle Anayasanın 20. maddesi kapsamında ele alınması gereken bir hukuki değer olduğunu, koruma, bakım ve gözetim hakkı veya benzer terimlerle ifade edilen velayet hakkı kapsamında, çocuğun soyadını belirleme hakkının da yer aldığını, eşlerin evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda olduğunu, erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını belirleme hakkının kadına tanınmamasının, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete dayalı farklı bir muamele teşkil ettiğini, çocuğun bir aileye mensubiyetinin belirlenmesi amacıyla bir soyadı taşıması ile nüfus kütüklerindeki kayıtların güvenilirliği ve istikrarının sağlanmasında, çocuğun ve kamunun açık bir menfaati bulunmakla birlikte, annenin soyadının çocuğa verilmesinin söz konusu menfaatlerin tesisine olumsuz etkilerinin kesin olarak saptanması gerektiğini ve başvurulara konu yargısal uygulamaların ölçülü olduğunun kabul edilemeyeceğini belirterek, eldeki somut olaya benzer nitelikteki başvurulara konu yargısal kararlarda Anayasa’nın 20. maddesi ile birlikte değerlendirilen Anayasanın 10. maddesinde güvence altına alınan ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar verilmiş, aynı kararlarında ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemesine gönderilmesini de kararlaştırmıştır.”

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

ÇEKE DAYALI KAMBİYO TAKİPLERİNDE YETKİ HUSUSUNDA YARGITAY İÇTİHAT KARARI

Makalemizin konusu, çeke dayalı olarak başlatılacak kambiyo senetlerine özgü takip yolunda, Türk Borçlar Kanunun m.89/1’de düzenlenen borçların alacaklının yerleşim yerinde ifa edilebilmesi imkanının ve devamında alacaklının yerleşim yeri icra müdürlüklerinin yetkili olup olamayacağıdır.
Bilindiği üzere çeke dayalı borçlar aranacak borç niteliğindedir. Aranacak borçlar borçlunun ödeme zamanında ki yerleşim yerinde ifa edilir. Bu sebeple ilk aşamada TBK m.89/1 hükmünü uygulamaya imkân yoktur. Ancak aranacak borçlar, borçlunun aranması ve devamında sonuç alınamaması durumunda aranacak borç niteliğini kaybeder ve götürülecek borç niteliğine dönüştüğü kabul edilir. Aynı şekilde çek, alacaklısı tarafından muhatap bankaya ibraz edilir ve muhatap banka tarafından karşılıksızdır işlemi görürse, çekin artık aranacak borç niteliğini kaybettiği, nitelik olarak götürülecek borca dönüştüğü kabul edilebilir.
Nitekim, Yargıtay 11.Hukuk Dairesi de 2016/12481 E., 2016/8797 numaralı kararında, “Oysa muhatap bankaya ibraz edilen ancak karşılıksız kalan çeke dayalı borcun, bu şekilde aranması tüketildikten sonra, götürülecek borç niteliğine dönüştüğü gözetilerek, HMKnın ....maddesi uyarınca ifa yeri olarak BK.nın 98. madde hükmü nedeniyle, alacaklının ikametgah yeri mahkemesi de yetkili mahkemelerden biridir” diyerek muhatap bankaya ibraz edilen ve karşılıksızdır işlemi gören çeklerin aranacak borç niteliğini kaybederek artık götürülecek borç niteliğine dönüştüğünü kabul etmiştir.
Sonuç olarak, muhatap bankaya ibraz edilen ve karşılıksızdır işlemi gören çeklere dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla icra takibine başvuracak alacaklılar TBK m.89/1 gereğince, kendi yerleşim yeri icra müdürlüklerinde de icra takibine başvurabilecekleri sonucu çıkmaktadır.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

Karşılıksız Çeke İlişkin Yeni Düzenlemeler

6728 Sayılı Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 09.08.2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürülürlüğe girmiş ve 09.08.2016 tarihinden itibaren karşılıksız çıkan çekler bakımından çek keşidecisinin adli para cezası ile cezalandırılmasının önü açılmıştır. Mezkûr kanunda yer alan düzenlemeler ile çeke olan güvenin arttırılması ve karşılıksız çek keşide edilmesinin önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Anılan düzenlemelere göre çekin karşılıksız çıkması halinde önce adli para cezası verilmesi bunun ödenmemesi halinde ise bu cezanın hapis cezasına çevrileceği öngörülmüştür.
Yapılan değişikliklerle 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 5. maddesinde; “Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. " düzenlemesine yer verilmiştir.
5941 sayılı Çek Kanunu’nun Ek. 15 maddesinde yer alan " .... verilen adli para cezalarının ödenmemesi durumunda, bu ceza, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 106 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kamuya yararlı bir işte çalıştırma kararı verilmeksizin doğrudan hapis cezasına çevrilir. "düzenlemesi gereğince ise mahkemece hükmedilen para cezasının ödenmemesi durumunda ise adli para cezasının hapis cezasına çevrileceği belirtilmiştir.
Yapılan değişiklikler neticesinde çekin karşılıksız olduğunu ilgili bankadan vurulan kaşe ile sabit hale getiren hamil yetkili icra ceza ceza mahkemesinde çek keşidecisi hakkında suç duyurusunda bulunabilecektir. Çek şikayetinden istenilen sonucun alınabilmesi için suç duyurusunun çekin karşılıksız olduğunun öğrenildiği tarihten itibaren 3 aylık hak düşürücü süre içerisinde yapılması gerekmektedir. Mezkur süre hak düşürücü süre olup bu süre zarfında şikayetin yapılmaması halinde şikayet usulden reddedileceğinden şikayetin süresinde yapılması önem arz etmektedir.
Yapılan yargılama neticesinde çek keşidecisinin cezalandırılması durumunda sanığa verilen adli para cezasının ödenmesi yanısıra hamilin şikayetinden vazgeçmesi halinde verilen ceza tüm sonuçları ile birlikte ortadan kalkacaktır. Bu noktada önem arz eden husus yargılama sonunda ortaya çıkan adli para cezasının hamil ile anlaşılması ve neticeten hamilin şikayetten vazgeçmesi halinde ortadan kalkmasıdır. Bu durumda çek keşidecisi adli para ceza cezasını ödemek yerine hamil ile uzlaşarak ve ödemeyi hamile yaparak hamile olan borcunun azalmasını da sağlayabilecektir.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

YARGITAYDAN KİRA ARTIŞI İLE İLGİLİ EMSAL KARAR

Bilindiği üzere taraflar, düzenledikleri kira sözleşmesine her yıl uygulanmasını talep ettikleri kira artış miktarını yazmaktadırlar. Buna göre her yıl taraflar arasında belirlenen oranda kira miktarında artış yapılmaktadır.
Burada akıllara gelen ilk soru, kira sözleşmesinde yıllık kira artış miktarı belirlenmediyse ne yapılacağıdır? Bu noktada kiralayan ve kiracının tek taraflı olarak yapabileceği bir şey bulunmamaktadır. Yapılacak şey taraflarca yeniden sözleşme yapılmalı ve kira artış oranı açıkça sözleşmede belirtilmelidir. Buna aykırı olarak kiraya verenin(ev sahibi) tek taraflı kira artışı yapması Yargıtayca kabul edilmemektedir. Bu hususla ilgili Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, kira sözleşmesinde, bedelin ne şekilde artacağına ilişkin madde bulunmadığından, ev sahibinin tek taraflı Üretici Fiyat Endeksi'ne (ÜFE) göre belirlediği artış miktarını ödemeyen kiracının tahliyesinin istenemeyeceğine hükmetti.
Emsal karara göre; Yozgat'ın Yerköy ilçesinde evini kiraya veren bir kişi, kiracıyla yaptığı sözleşmeye kira bedelinin ne şekilde artacağına ilişkin madde koymadı. Ancak daha sonra kiracıdan ÜFE oranında artış talep eden ev sahibi, kiracının bunu ödememesi üzerine, evin boşaltılması istemiyle dava açtı. Ev sahibi, davalının artış yapmadığını, yıllık eksik ödenen farkın ödenmesi için ihtar gönderdiğini ancak kira farkının ödenmediğini ileri sürerek, kiracının temerrüt nedeniyle tahliyesine karar verilmesini talep etti. Kiracı ise sözleşmede artış maddesi bulunmadığını savunarak, davanın reddini istedi. Yerköy Sulh Hukuk Mahkemesi, davayı kabul ederek, kiracının evi tahliye etmesini kararlaştırdı. Kiracının kararı temyiz etmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, kiracılar lehine emsal bir karara imza atarak, yerel mahkemenin kararını oy birliğiyle bozdu.
Yargıtay kararında, kira akdinin sona erme sebeplerinden birinin de kiracının temerrüdü olup kira parasının ödenmemesi veya geç ödenmesi durumunda akdin feshinin biçim ve koşullarının Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlendiği belirtildi. Buna göre, istenen kira parasının verilen sürede ödenmemesi halinde akdin feshedileceği, bu durumda kiracıya verilecek sürenin, konut ve çatılı iş yeri kiralarında en az 30 gün, ürün kiralarında en az 60 gün, diğer kira ilişkilerinde ise en az 10 gün olduğu kaydedildi. Kural olarak, kira ilişkisinin varlığını ve aylık kira bedelinin ne kadar olduğunu ispat külfetinin davacıya, davalı tarafından kabul edilen kira bedelinin ödendiğinin ispat külfetinin ise davalıya düştüğü bildirilen kararda, şu tespitler yapıldı:
"Taraflar arasında imzalanan ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmede aylık kira bedeli 350 lira olarak kararlaştırılmış, sonraki yıllar kira bedelinin artırılacağına dair bir düzenleme yapılmamıştır. Davacı, dava dilekçesinde kira bedellerinin yıllık ÜFE artışına göre ödenmediğinden bahisle temerrüt nedeniyle tahliye talep etmiş ise de sözleşmede artış maddesi bulunmamakla davaya konu kira tutarının ispatı kiraya verene aittir. Davacının tek yanlı kira oranı ve kira bedeli belirlemesine itibar edilemez. Davacı kiraya veren, kira miktarının ÜFE ile artırılacağını ispat edemediğine göre, aylıkkiranın sözleşmede yazılı olan 350 lira olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda, mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir".
Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere kira sözleşmesinde yıllık kira artış miktarına dair açık hüküm bulunmayan hallerde kiraya veren tek taraflı olarak artış miktarını belirleyemeyecektir. Kira artış miktarının geçerli olabilmesi için her iki tarafın(kiraya veren-kiracı) da mutabakata varması gerekmektedir.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

ORTAK VELAYET

Yargıtay 2.Hukuk Dairesi 20.02.2017 tarihli 2016/15771 Esas ve 2017/1737 karar sayılı ilamı ile ortak velayetin Türk kamu düzenine "açıkça" aykırı olduğunu ya da Türk toplumunun temel yapısı ve temel çıkarlarını ihlal ettiğini söylemek mümkün olmadığını yerel mahkemece, İngiliz vatandaşı olan tarafların müşterek milli hukuklarındaki velayete ilişkin düzenlemeler dikkate alınarak, işin esasına girilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek "ortak velayet" istemine ilişkin davayla ilgili bir karar vermek gerektiğini istemin Türk kamu düzenine aykırı olduğu belirtilmek suretiyle hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu hüküm altına almıştır.
Anılan Yargıtay ilamında özetle Taraflar İngiliz vatandaşıdır. Davacı baba, evlilik dışı doğan 24/10/2003 doğumlu ortak çocuk...’un velayetinin anne ve babaya verilmek suretiyle, velayetin ortak düzenlenmesini istemiştir.
Mahkemece özetle; tarafların milli hukukuna göre evlilik dışı doğan çocuklar açısından ortak velayet düzenlemesi mümkün ise de ortak velayet düzenlenmesinin Türk kamu düzenine aykırı olduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Soybağının hükümleri, soybağını kuran hukuka tabidir. Ancak ana, baba ve çocuğun müşterek milli hukuku bulunuyorsa, soybağının hükümlerine o hukuk, bulunmadığı takdirde müşterek mutad mesken hukuku uygulanır(MÖHUK m. 17/1).
Yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde, bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hallerde, Türk hukuku uygulanır.(MÖHUK m.5/1).
Somut olayda çözülmesi gereken uyuşmazlık, "ortak velayet" düzenlenmesinin Türk kamu düzenine açıkça aykırı olup olmadığının belirlenmesine yöneliktir.
Bu bağlamda öncelikle iç hukukumuzdaki yasal düzenlemelere bakmak gerekir. İç hukukumuzda konumuzla ilgili yasal düzenlemeler aşağıdaki gibidir.
Mahkeme boşanma veya ayrılığa karar verirken, olanak bulundukça ana ve babayı dinledikten ve çocuk vesayet altında ise vasinin ve vesayet makamının düşüncesini aldıktan sonra, ana ve babanın haklarını ve çocuk ile olan kişisel ilişkilerini düzenler.
Velayetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Bu eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır(TMK m. 182/1-2).
Ergin olmayan çocuk, ana ve babasının velayeti altındadır. Yasal sebep olmadıkça velayet ana ve babadan alınamaz.
Hakim vasi atanmasına gerek görmedikçe, kısıtlanan ergin çocuklar da ana ve babanın velayeti altında kalırlar(TMK m. 335).
Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar.
Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim, velayeti eşlerden birine verebilir.
Velayet, ana ve babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir"(TMK m.336).
Ana ve baba evli değilse velayet anaya aittir.
Ana küçük, kısıtlı veya ölmüş ya da velayet kendisinden alınmışsa hakim, çocuğun menfaatine göre, vasi atar veya velayeti babaya verir(TMK m.337).
Türkiye Cumhuriyeti adına 14 Mart 1985 tarihinde imzalanan "11 Nolu Protokol ile Değişik İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 Nolu Protokol", 6684 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunarak, 25.03.2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe girmiş ve iç hukukumuz halini almıştır. Ek 7 Nolu Protokol'ün 5. maddesine göre, "Eşler, evlilik bakımından, evlilik süresince ve evliliğin bitmesi halinde, kendi aralarındaki ve çocuklarıyla olan ilişkilerinde, özel hukuk niteliği taşıyan hak ve sorumluluklar açısından eşittir. Bu madde, devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarına engel değildir".
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin Milletlerarası Andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda Milletlerarası Andlaşma hükümleri esas alınır. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.90/son).
İç hukukla ilgili yasal düzenlemeye baktıktan sonra "kamu düzeni" (ordre puplic) kavramı üzerinde durmak uyuşmazlığın çözümü için yararlı olacaktır.
Kamu düzeninin bütün özelliklerini ifade edecek tam bir tarifini yapmak kolay değildir. Genel bir tanımla; "Kamu düzeni kuralları, bir memlekette kamu hizmetlerinin iyi yapılmasını, devletin emniyet ve asayişini ve fertler arasındaki münasebetlerde huzur ve ahlak kaidelerine uygunluğu temine yarayan müessese ve kaidelerin tümüdür". Bu genel çerçeve içerisinde kamu düzeni kuralları bir toplumun temel yapısı ve temel çıkarlarını koruyan kurallar olarak açıklanabilir. (Prof. Dr. Aysel Çelikel-Prof. Dr. B. Bahadır Erdem, Milletlerarası Özel Hukuk 1l.bası-sayfa:149 ).
Genel olarak; hukuk sisteminin toplumsal kalkınmayı hedefleyen ve kişisel hak ve özgürlükleri koruyan temel prensipleri, anayasanın temel ilkeleri ve toplumda cari olan örf-adet ve ahlak telakkileri, kamu düzenini temsil eden değerler olarak ifade edilebilir ve bu değerlerle açık bir şekilde uyuşmayan yabancı hukukun veya yabancı hukuk hükmünün kamu düzenine aykırı sayılarak uygulanmayacağı söylenebilir. Yabancı hukukun veya yabancı hukuk hükmünün somut olayda tatbiki ile ortaya çıkaracağı sonuç, yukarıda belirtilen temel ilke ve değerler karşısında da tahammül edilmez bir durum yaratmakta ise, yabancı hukukun kamu düzenini açıkça ihlal ettiğinden bahisle yabancı hukuk uygulanmaz. Burada, yabancı hukukun tatbikini engelleyen kamu düzeninin "menfi etkisi"nden bahsedilir. Kamu düzeni kavramı geniş, muğlak, izafi ve değişkendir(Prof. Dr. Cemal Şanlı-Doç. Dr.Emre Esen- Yrd.Doç.İnci Ataman-Figanmeşe, Milletlerarası Özel Hukuk-4.Bası-sayfa: 72-73-78).
Türk hukukunda kamu düzeni (ordre puplic, amme intizamı) yabancı hukukun tatbikini önleyen istisnai bir göreve sahiptir. Kanunlar ihtilafı kaidelerimizce yetkilendirilen yabancı hukuk ülkenin kamu düzenine "açıkça" aykırılık teşkil etmemesi şartıyla tatbik olunma imkanına sahiptir(MÖHUK m.5). Şu halde, kamu düzeni bizim için kanunlar ihtilafı hukukuna ait tek taraflı bir "bağlanma kaidesi" değildir. Aksine kanunlar ihtilafı kaidemizin gösterdiği yabancı hukuk nizamının tatbiki prensibinin bir istisnasıdır(Prof.Ergin Nomer-Prof.Cemal Şanlı, Devletler Hususi Hukuk, 18.bası-sayfa:159)
"...Esasa uygulanan hukukun Türk Hukukunda farklı olması ya da Türk Hukukunun emredici kurallarına aykırı olması gibi nedenlerle yabancı kararın tenfizi reddedilemez. Burada esas alınması gereken kıstas, yabancı ilamın Türk Hukukunda bir veya birden çok kanun hükümlerine aykırı bulunmasından çok, Türk Hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına ve hukuk siyasetine, Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklere milletlerarası alanda geçerli ortak ve kabul görmüş hukuk prensiplerine, ikili anlaşmalara, gelişmiş toplumların ortak benimsedikleri ahlak ve adalet anlayışına, medeniyet seviyesine siyasi ve ekonomik rejimine bakmak olmalıdır" (10.02.2012 tarih ve 2010/1 E, 2012/1 K. saylı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı).
Yukarıda değinilen iç hukukumuz ve kamu düzeni kavramı ile ilgili açıklamalara göre somut olay değerlendirildiğinde "ortak velayet" düzenlenmesinin, Türk kamu düzenine "açıkça" aykırı olduğunu ya da Türk toplumunun temel yapısı ve temel çıkarlarını ihlal ettiğini söylemek mümkün değildir.
O halde mahkemece, MÖHUK m. 17/1 gereğince, İngiliz vatandaşı olan tarafların müşterek milli hukuklarındaki velayete ilişkin düzenlemeler dikkate alınarak, işin esasına girilip tüm deliller birlikte değerlendirilerek "ortak velayet" istemine ilişkin davayla ilgili bir karar vermek gerekirken, istemin Türk kamu düzenine aykırı olduğu belirtilmek suretiyle, yazılı şekilde hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiştir. Denilmek suretiyle Türk Hukuk Sisteminde de ortak velayetin yargılama konusu olabileceğini gündeme getirmiş olup ortak velayet talepli olarak açılacak davalarda mahkemelerin nasıl bir tavır takınacağı sorusunun cevabi merakla beklenmektedir.
Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

“ÖMÜR BOYU NAFAKA” İLE İLGİLİ YENİ DÜZENLEME

Boşanma davalarında boşanma sürecinde merak edilen konulardan birisi nafaka olmaktadır. Nafaka, özetle boşanma davası sürerken ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi olarak zorluğa düşecek olan kişiye bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para olarak ifade edilebilir. Doktrinde genel olarak üç farklı nafaka türü olduğu kabul edilir. Bunlardan ilki tedbir nafakası olmaktadır. Boşanma davası sürerken eşlerden birisinin maddi anlamda zor duruma düşmesi durumu var ise, boşanma davası sonuçlanıncaya kadar hakimden tedbir nafakası bağlanması istenebilir. Boşanma davası boyunca maddi olarak mağduriyet yaşayacak olan eşin tedbir nafakası talebi hakim tarafından değerlendirilir. Tedbir nafakası yalnızca boşanma davası sürerken alınabilir. Boşanmanın kesinleşmesinden sonra tedbir nafakası ödenmez. Boşanma davası sona erdikten sonra alınabilecek iki farklı nafaka türü ise iştirak nafakası ve yoksulluk nafakası olmaktadır. İştirak nafakası çocuk bakım nafakası olarak da adlandırılabilir. İlgili nafakaların talep edilebilmesi için gereken şartların sağlanması gerekmektedir. Yoksulluk nafakası ise, boşanmadan sonra maddi olarak zor duruma düşecek eşin bu mağduriyetinin giderilmesi adına diğer eşin düzenli olarak ödediği aylık para olarak betimlenebilir.
Yoksulluk nafakası ile ilgili mevcut TMK 175. maddesinde, “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” ifadesi yer almaktadır.
Adalet Bakanlığı kısa süren evliliğe rağmen ömür boyu nafaka ödeyenlerin son zamanlarda artan şikayetleri üzerine konu ile ilgili yeni düzenlemeler yapmaktadır. Taslak aşamasında olan Kanuna göre Türk Medeni Kanunu’nun 175/l maddesindeki, “yoksulluk nafakası”nda “süresiz” ibaresi kaldırılması, 5 yıl sınırı konulması ayrıca nafakanın 5 aşamalı olarak belirlenmesi planlanmaktadır. Bu aşamalar ise “evli kalma süresi”, “çocuk olup olmaması”, “boşanan kadının yaşı”, “gelir durumu” ve “kusur durumu” kriterleri dikkate alınarak hesaplanmasıdır.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Başkanı Ömer Uğur Gençcan’ın önerisi ile, “Yoksulluk nafakası”nda, koşulları olması halinde “en az 1 yıl” ve “en çok 5 yıl ile sınırlandırması” tartışılmaktadır. Çocuksuz boşanmalara en fazla 1 yıl, çocuklu boşanmalara da yine dava açılış tarihinden itibaren yani tedbir nafakası süresi dâhil olmak üzere 3 ya da en fazla 5 yıl yoksulluk nafakası verilmesi ile hakkaniyete uygun bir düzenleme yapılması planlanmaktadır.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

YURT DIŞINDAKİ BOŞANMA DAVALARINDA VERİLEN KARARLAR TÜRKİYE’DE DAVA AÇMAYA GEREK KALMADAN TANINABİLECEK

Makalemizin konusu, Yurtdışında Yaşayan Türk Vatandaşı Olan ve Vatandaşlıktan İzinle Çıkmış Kadınların ve Ailelerin Sorunları ve Çözüm Önerileri Alt Komisyon raporunda güncel olarak görüşülen ve yasalaşma çalışmaları yapılan yurt dışında verilen boşanma kararlarının Türkiye’de dava açmaya gerek kalmaksızın tanınabilmesi prosedürü üzerinedir.
Alt komisyon çalışmalarıyla; yurtdışında yaşayan, Türk vatandaşı olan veya vatandaşlıktan izinle çıkan kadınların ve ailelerin sosyal, kültürel ve ekonomik yapılarının ortaya konulması, çözüm bekleyen sorunlarının saptanması ve bu konularda sağlıklı verilere ulaşılarak kapsamlı politikalar üretilmesine zemin hazırlanması amaçlanmaktadır.
Bu kapsamda komisyon üyeleri Almanya, Fransa ve Hollanda’ya birer çalışma ziyareti gerçekleştirmiş olup, "Aile bütünlüğünün korunması, eğitim, Türkçe öğretimi ve kültür aktarımı, gençlik daireleri, yargısal süreçlerdeki sorunlar, ayrımcılık ve İslamofobi, sosyal güvenlik sistemi, kadına yönelik şiddet, sivil toplum kuruluşları ve sosyal yardım vakıfları, kültürel hassasiyete uygun uzman ve çalışanların yetiştirilmesi, bağımlılık ile kurumsal yapılanma ve koordinasyon" başlıklarının çalışmalarında öne çıkıldığı görülmektedir.
Alt komisyon çalışmalarının en büyük özelliği ise bazı konularda yasal düzenleme yapılmasına önayak olunmasıdır..
Bunlardan dikkatimiz çeken konu ise, mevcut uygulamada maalesef Türk mahkemeleri yurtdışındaki boşanma davalarını tanımadığı için yurt dışında boşanan kişiler bu kararın Türkiye’de de geçerli olabilmesi için Türkiye’de tekrar boşanma davası açmak durumunda kalmaktadırlar. Ancak Alt Komisyon çalışmaları ile konu gündeme getirildiği için yapılan çalışmalar neticesinde konuyla ilgili 690 sayılı KHK yayımlandı. Bu düzenlemeyle birlikte, sorun kısmen çözüme kavuşmuştur. Böylece tarafların birlikte hareket etmesi halinde, tekrar dava açılmasına gerek kalmaksızın boşanma işlemi tescil edilecektir.
Bu maddeye göre: “Yabancı ülke adlî veya idarî makamlarınca verilen boşanma kararlarının nüfus kütüğüne tescili
MADDE 27/A – (1) Yabancı ülke adlî veya idarî makamlarınca boşanmaya, evliliğin butlanına, iptaline veya mevcut olup olmadığının tespitine ilişkin olarak verilen kararlar; bizzat veya vekilleri aracılığıyla tarafların birlikte başvurması, verildiği devlet kanunlarına göre konusunda yetkili adlî veya idarî makam tarafından verilmiş ve usulen kesinleşmiş olması ve Türk kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması şartlarıyla nüfus kütüğüne tescil edilir.
(2) Nüfus kütüğüne yapılacak tescil işlemleri, yurt dışında kararın verildiği ülkedeki dış temsilcilikler, yurt içinde ise Bakanlık tarafından belirlenen nüfus müdürlükleri tarafından yapılır.
(3) Bu maddede sayılan şartlar yerine getirilmediği gerekçesiyle tescil talebi reddedilen kararların Türkiye’de tanınması, 27/11/2007 tarihli ve 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun uyarınca yapılır.
(4) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlık tarafından yönetmelikle belirlenir.”
Sonuç olarak, 690 sayılı KHK ile getirilen düzenleme ile artık taraflar bizzat kendileri veya vekilleri aracılığı ile birlikte nüfus müdürlüklerine başvurduklarında yabancı mahkemelerde almış oldukları boşanma kararlarının Türkiye’de de tanınmasını dava açmaksızın kolayca sağlayabileceklerdir.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

TÜRK CEZA KANUNU'NDA DÜZENLENEN BİLİŞİM SUÇLARI

A. BİLİŞİM SUÇUNUN TANIMI
Bilgisayar, çevre birimleri, pos makinesi,cep telefonu gibi her türlü teknolojinin kullanılması ile işlenilen suçlardır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda “bilişim alanında suçlar” başlığı altında yaptırım altına alınan“bilişim sistemine girme” (m. 243), “sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” (m. 244) ve “banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması” (m. 245) suçları yer almaktadır.

B. BİLİŞİM ALANINDA SUÇLARIN KORUDUĞU HUKUKİ DEĞER
Kanuni tanımıyla “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek ve orada kalmaya devam etmek suçu”nun (m. 243), kısa ifadesiyle ise bilişim sistemine hukuka aykırı erişimin cezalandırılmasının öncelikli amacı özel hayatın gizliliğinin hukukça korunması gereğinin bir sonucu olarak bu alana müdahalelerin önlenmesidir. Esasen sırların dokunulmazlığı ve haberleşme hürriyeti korunmaktadır.
Aynı şekilde “sistemi engellemek, bozmak, verileri yok etmek veya değiştirmek suçu” (m. 244) ise öncelikli olarak korumak istediği değer bakımından mala zarar vermenin elektronik türü olarak mütalaa edilebilir. Nihayet “banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçu” (m.245) da öncelikli olarak esasen hırsızlık, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarına yakındır. Ancak diğer yandan gözden kaçırmamak gerekir ki, bilişim alanında suçlarla korunmak istenen bir diğer önemli hukuki yarar da bilişim sistemine karşı suçlar bakımından bilgisayarın dokunulmaz olması ve sistemin istendiği şekilde hizmet görmesi, banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması
Suçu açısından ise bu suç hırsızlık, dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma fiillerini içerdiği için malvarlığı ve kişilere duyulan güven, sahtecilik suçunu karşıladığı içinse kamuya duyulan güven ve itibardır. Netice olarak, TCK’da bilişim alanında suçlar başlığı altında yaptırıma bağlanmış bulunan her üç suça ilişkin düzenlemeyle de korunan hukuki değerin aslında karma bir nitelik taşıdığı söylenebilir.

C. BİLİŞİM ALANINDA SUÇLAR
TCK’da 243. maddede iki, 244. maddede üç ve 245. maddede yine üç olmak üzere üç hüküm içerisinde toplam sekiz ayrı suç olarak yaptırıma bağlanmış bulunan bilişim alanındaki suçları, bilişim sistemine karşı suçlar ve banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılmasına ilişkin suçlar olarak ikiye ayırarak incelemek mümkündür.

BİLİŞİM SİSTEMİNE KARŞI SUÇLAR (M. 243-244)
1.) BİLİŞİM SİSTEMİNE HUKUKA AYKIRI OLARAK GİRMEK VE ORADA KALMAYA DEVAM ETMEK SUÇU (m. 243)
MADDE 243. - Bilişim sistemine girme
Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye iki yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir.
Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
"Yasadışı erişim" terimi bilgisayar sistem ve verilerinin güvenliğine (yani gizlilik, bütünlük, kullanıma açıklık) yönelik tehlikeli tehdit ve saldırılar şeklindeki temel suçları kapsamaktadır. Koruma ihtiyacı, kuruluş ve kişilerin sistemlerini rahatsız edilmeden ve engellenmeden yönetme, işletme ve kontrol etme ihtiyaçlarını yansıtmaktadır. Sadece izinsiz girme yani "hacking", "cracking" ya da "computer trespass" ilke olarak başlı başına yasadışı olmalıdır. Bu durum, sistemlerin ve verilerin meşru kullanıcılarının engellenmesine ve düzeltilmesi yüksek maliyet getiren değişiklik ve tahribata yol açabilir. Bu tür izinsiz girmeler gizli verilere (şifreler, hedeflenen sistemle ilgili bilgiler dahil olmak üzere) ve sırlara erişilmesine, sistemin ücretsiz kullanılmasına yol açabilir, hatta hacker'ları bilgisayarla ilişkili sahtecilik ve sahtekarlık gibi daha tehlikeli bilgisayarla ilişkili suç türlerine teşvik edebilir.

a) Temel şekil (m. 243/1)
Bir bilişim sisteminin bütününe veya (donanım, bileşenler, dizinler, içerikle ilgili veriler gibi sadece) bir kısmına, hukuka aykırı olarak girmek ve orada kalmaya devam etmek suçu sadece temel bilgisayar bilgisine veya bunun üzeri seviyede teknolojik bilgi ve birikime sahip kişilerle korsan, siber casus, siber terörist, hacker ya da crackerlar tarafından değil kanun fail olabilecek kişiler bakımından herhangi bir özellik aramadığından esasen niyetinin iyiliğine veya kötülüğüne de bakılmaksızın herkes tarafından işlenebilir. Sisteme hukuka aykırı olarak girip orada kalmaya devam etmekle suç tamamlanır. Sisteme, orada kalmak niyetiyle girmeye çalışmak veya girdikten sonra orada kalmayı başaramamak teşebbüs halidir. Görüldüğü gibi, kanun koyucu suçun tamamlanması için sisteme girmeyi yeterli saymamıştır. Failin girdiği sistemde kalmaya devam etmesi de gerekmektedir. Hukuka aykırı olarak girilen bir sistemde kalınmadığı sürece bu suç meydana gelmez. Dolayısıyla, güvenliğini kırarak girdiği sistemde kalmayıp hemen çıkan kişi bu suçtan ötürü cezalandırılamayacaktır. Kanuni tanımında, bu suçun işlenmiş sayılması için girilen sistemde en az ne kadar süreyle kalınması gerektiğine ilişkin bir açıklık bulunmamaktadır. Bu yüzden kendisine ait olmayan bir bilişim sistemine girmiş olduğunu fark eden kişinin,öbür sistemden hemen çıkmamış olması veya çıkması için gerekli olan makul süreyi aşması “kalmaya devam etmek” anlamına gelecektir ki, bu da bu suça vücut verir.
Suçun oluşması için bir neticenin meydana gelmesi şart değildir. Suç bu haliyle soyut tehlike suçudur.
Manevi unsur açısından; Suç kasten işlenebilen bir suçtur.

b) Daha az cezayı gerektiren hal (m. 243/2) Maddenin ikinci fıkrasına göre, ilk fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi halinde fail, daha az ceza ile cezalandırılmaktadır.

c) Neticesi sebebiyle ağırlaşmış hal (m. 243/3)
Birinci fıkrada tanımlanan fiil nedeniyle, aslında failin kastı bu olmamasına rağmen, sistemin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi maddenin üçüncü fıkrasında suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hali olarak düzenlenmiş ve faile suçun temel şekline nazaran daha ağır bir ceza verilmesi öngörülmüştür.

2.) SİSTEMİ ENGELLEMEK, BOZMAK, VERİLERİ YOK ETMEK VEYA DEĞİŞTİRMEK SUÇU (m. 244)
MADDE 244. - Sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme
Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen, bozan, sisteme hukuka aykırı olarak veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen, erişilmez kılan, değiştiren, yok eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.
244. maddeyle (üçüncü fıkrasındaki nitelikli hali hariç olmak üzere) üç ayrı suç düzenlenmiştir:
a) Bilişim sisteminin işleyişini engellemek veya bozmak suçu (m.244/1)
244. maddenin birinci fıkrasında tanımlanan suç seçimlik hareketli bir suçtur.
Bilişim sisteminin işleyişini geçici olarak kesintiye uğratmışsa "engelleme"; bilişim sisteminin işleyişini o an itibariyle kalıcı olarak sonlandırmışsa "bozma" eylemi gerçekleşmiş olur.
Bilişim sistemi dışındaki unsurlara yapılan müdahale bozma ya da engelleme olarak kabul edilemez. Örneğin; taşınabilir bilgisayarın yere atılarak kırılması, klavyenin tuşlarının kırılması gibi durumlar mala zarar verme suçunu oluşturur.
b) Bilişim sistemindeki verilere zarar vermek (bozmak, yok etmek, değiştirmek, erişilmez kılmak, sisteme veri yerleştirmek veya var olan verileri başka yere göndermek) suçu (m. 244/2)
244. maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suç da seçimlik hareketli bir suçtur.
d) Bilişim sisteminin işleyişini engellemek veya bozmak (m. 244/1) ya da bilişim sistemindeki verilere zarar vermek (m. 244/2) suretiyle haksız çıkar sağlamak suçu (m. 244/4)
244. maddenin dördüncü fıkrasıyla ilk iki fıkrada tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlaması daha ağır bir cezayı gerektiren farklı bir suç olarak tanımlanmıştır. Ancak failine, bu fıkra hükmüne dayanarak ceza verilebilmesi için fi ilin başka bir suça vücut vermemiş olması gerekmektedir.
BANKA VEYA KREDİ KARTLARININ KÖTÜYE KULLANILMASI SUÇU (M. 245)

M ADDE 245. - Banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması
Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ve adli para cezası ile cezalandırılır.
Başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üreten, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, dört yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

245. maddeyle üç ayrı suç düzenlenmiştir:
· BAŞKASINA AİT BANKA VEYA KREDİ KARTINI KULLANARAK YARAR SAĞLAMAK SUÇU (m. 245/1):
· BAŞKALARINA AİT BANKA HESAPLARIYLA İLİŞKİLENDİRİLEREK SAHTE BANKA VEYA KREDİ KARTI ÜRETMEK, SATMAK, DEVRETMEK, SATIN ALMAK YA DA KABUL ETMEK SUÇU (m. 245/2)
· SAHTE BANKA VEYA KREDİ KARTINI KULLANMAK SURETİYLE YARAR SAĞLAMAK SUÇU (m. 245/3)
Hükümde temelde şöyle bir farklılık bulunmaktadır: 1. Fıkrada belirtilen halde ortada başkasına ait gerçek bir banka ya da kredi kartı vardır; oysa 2. Ve 3.Fıkrada gerçek bir kart bulunmamaktadır, sahtedir. Yine 2. Ve 3. Fıkrada düzenlenen suçların kendine özgü sahtecilik suçu oluşturduğu söylenmelidir. Yani kredi kartı ve onunla ilgili sahteciliklerin aynı zamanda özel belgede sahtecilik olarak kabulü mümkün değildir.
2.fıkrada "başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirmekle kastedilen şudur; kart işlevsel olmalıdır. Esasen olmayan bir hesaba ait kartın bir hukuki sonuç doğurması mümkün değildir. Bu durum belgede sahtecilik fiillerindeki kandırıcılık kabiliyetine benzemektedir. Diğer bir deyişle kart başkasına ait gerçek bir banka hesabı ile ilişkilendirilmiş değilse suçun oluşması da mümkün değildir.
3. fıkrada belirtilen suç, bir zarar suçudur. Çünkü suçun oluştuğunun kabulü için yarar elde edilmesi gerekmektedir. Nitekim Fail bakımından elde edilecek yarar mağdur bakımından malvarlığında bir zararı ifade etmektedir.
MADDE 246. - Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbiri uygulanması
Bu Bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

SONUÇ
5237 sayılı yeni Ceza Kanunu Onuncu Bölümde Bilişim Alanında Suçları düzenlemekle kalmamış.Bundan ayrı olarak Başka başlık altındaki suçlarda da Bilişim Suçlarıyla ilgili düzenlemeler yapmış;
- Madde 135 Kişisel Verilerin Kaydedilmesi Suçu
- Madde 136 Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme ve Ele Geçirme Suçu
- Madde 138 Verileri Yok Etme Suçu
- Madde 163 Karşılıksız Yararlanma Suçu
Yine başka başlık altında düzenlenmekle bu suçların bilişim vasıtasıyla işlenmesi hallerini düzenlemiş;
- Madde 124 Haberleşmenin Engellenmesi Suçu
- Madde 125 Hakaret Suçu
- Madde 132 Haberleşme Gizliliğinin İhlali Suçu
- Madde 133 Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kaydedilmesi Suçu
- Madde 226 Müstehcenlik Suçu
Bazı suçlarda da suçun Bilişim Yoluyla İşlenmesini suçun ağırlaştırıcı sebebi saymıştır;
- Madde 142 Hırsızlık
- Madde 158 Dolandırıcılık
Not: Bilişim suçu ile Dolandırıcılık suçunun bilişim sistemlerinin banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suçları arasındaki fark şudur: Dolandırıcılık suçunda hile gerçek bir kişiye yöneltilerek aldatılmasına yol açılmaktadır. İnternet bankacılığı, kredi kartı numarası kullanmak vb. şekillerde yapılan işlemlerde ise gerçek kişiye yönelmiş hileli bir işlem bulunmadığından dolandırıcılık değil; bilişim suçu işlenmiş olur.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

Yeni ticaret Kanunu Uyarınca Anonim Şirkette Azınlığın Sahip Olduğu Haklar Hakkında Değerlendirme

6762 sayılı mevcut Türk Ticaret Kanunu'nda (ETTK) azınlık pay sahiplerini koruyan bir takım mekanizmalar bulunmaktadır. Ancak, doktrinde ve uygulamada söz konusu koruma mekanizmalarının yetersizliğine yöneltilen eleştiriler göz önünde bulundurularak, 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu (YTTK) ile özellikle azınlık pay sahibine getirilen yönetim kurulunda temsil edilme hakkı, özel denetçi talep etme hakkı gibi yeni birtakım haklar getirilmiştir. Bu değişikliklere değinmeden önce, azınlık pay sahiplerinin kimler olduğuna açıklık getirmekte fayda var.

Azınlık pay sahibi ne demek? Kimler azınlık pay sahibidir?
ETTK'ya göre kapalı tip anonim ortaklıklarda azınlık hakları, esas sermayenin en az 1/10'una sahip olan pay sahibi veya sahipleri için söz konusu olur. Halka açık anonim ortaklıklarda azınlık hakları ise, çıkarılmış sermayenin en az %5'ine (1/20) sahip olan pay sahibine veya sahiplerine tanınmıştır. Bu oranlar YTTK'da da geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla, bu oranlar çerçevesinde sermaye sahibi olan %10, %15 veya %42'lik gibi oranlarda sermaye sahibi pay sahipleri azınlık pay sahibi olmakla birlikte %51'lik oranda sermaye sahibi pay sahibi çoğunluk ilkesi gereğince hâkim ortak olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, YTTK'da azınlık haklarının kullanılması için pay senetlerinin bankaya tevdi edilmesi şartına yer verilmemiştir. Oysa ETTK bazı hallerde haklarını kullanılabilmesi için, azınlığın elindeki pay senetlerinin muteber bir bankaya bırakılması şart koşulmaktaydı. Örneğin, azınlığın sulh ve ibraya engel olma ve bilanço görüşmelerini bir ay sonraya erteleme haklarını kullanması için hisse senetlerini tevdi etmesine gerek yoktu; ancak diğer azınlık haklarının kullanılmasında ise açıkça hisse senetlerinin muteber bir bankaya tevdi edilmesi isteniyordu. YTTK'da ise azınlık haklarının kullanılması için böyle bir şart (Hisse senetlerinin muteber bir bankaya tevdi edilmesi şartı) aranmamaktadır.

1- Yönetim kurulunda temsil hakkı
Azınlık pay sahiplerine YTTK kapsamında tanınan en önemli ve yeni haklardan ilki ETTK'da düzenlenmiş olmayıp YTTK ile getirilen anonim şirketlerde azınlık pay sahibinin yönetim kurulunda temsil hakkıdır. İlgili düzenlemeye göre, esas sözleşmede öngörülmek şartı ile azlığa yönetim kurulunda temsil edilme hakkı verilmektedir.

2- Aday önerme hakkı
Esas sözleşme ile azlığa aynı zamanda aday önerme hakkı da tanınabilir. Azınlık pay sahipleri tarafından aday olarak gösterilen kişinin, haklı bir sebep yoksa genel kurul tarafından üye olarak seçilmesi zorunludur. YTTK'nın gerekçesinde bu hakkın tanınması, "toplumsal politika ve yarar açısından ihmal edilemeyecek bir katkı" olarak değerlendirilmiştir .

3- Feshi talep etme hakkı
YTTK ile azınlık pay sahiplerine hem halka açık anonim şirketlerde hem de kapalı tip anonim şirketlerde, şirketin haklı sebeple feshini talep etme hakkı vermiştir. Bu hak ETTK'da karşılığı olmayan yeni bir düzenlemedir. İlgili düzenlemeye göre, haklı sebeplerin varlığı halinde, azınlık pay sahipleri, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinden şirketin feshine karar verilmesini talep edebileceklerdir. Haklı sebep kavramı YTTK'da tanımlanmamış; ancak azınlık hakları ile bireysel hakların devamlı ihlali, özellikle bilgi alma ve inceleme hakkının ihlali "haklı sebep" sayılmıştır. İleri sürülen sebeplerin haklı olup olmadığına karar verecek olan mahkemedir .

4- Özel denetim isteme hakkı
YTTK'da ETTK'dan farklı olarak, azınlık pay sahiplerine özel denetim isteme hakkı vermiştir. İlgili düzenlemeye göre, genel kurul pay sahipleri tarafından yapılan özel denetim talebini reddederse, azınlık pay sahipleri üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesinden özel denetçi atanmasını isteyebilir. Başka bir deyişle, pay sahibi özel denetim talebinde bulunmuş, ancak talep genel kurul tarafından reddedilmişse, sadece azınlık pay sahipleri mahkemeden özel denetçi tayin etmesini isteyebilir.

5- nama yazılı hisselerin bastırılmasını talep etme
YTTK ile birlikte, nama yazılı pay senetlerinin bastırılması için azlığın talepte bulunmuş olması aranmaktadır. Bu itibarla, kapalı anonim şirketlerde azınlık pay sahiplerinin talebi üzerine, nama yazılı pay senetleri bastırılacak ve bütün nama yazılı pay sahiplerine dağıtılacaktır. Böylece, kapalı anonim şirketlerde, özellikle aile şirketlerinde pay senedinin bastırılmaması ve dağıtılmaması yoluyla baskı yapılması, pay sahiplerinin bu sıfatlarını ispattan yoksun bırakılmaları, devir olanaklarının sınırlandırılması gibi hukuka aykırı yöntemlerin önüne geçilmiştir. Azlığın böyle bir talepte bulunmaması durumunda ise, hisse senedi bastırma zorunluluğu doğmayacaktır .

6- Genel kurulu olağanüstü toplantıya davet hakkı
Yukarıda açıklanan yeniliklerin yanında, ETTK'da yer alan ve aynı zamanda YTTK ile de korunan birtakım azınlık hakları da bulunmaktadır. Bunlardan biri, genel kurulu olağanüstü toplantıya davet etme ve gündeme madde ekletme hakkıdır. Azınlık pay sahipleri, yönetim kurulundan, geciktirici sebepleri ve gündemi belirterek, genel kurulu toplantıya çağırmasını veya genel kurul zaten toplanacak ise, karara bağlanmasını istedikleri konuları gündeme koymasını yazılı olarak isteyebilirler.

7- Kurucuların, ilk yönetim ve denetim kurulunun ibrasında anahtar rolü
YTTK'da da azınlık pay sahiplerine kurucuların, ilk yönetim ve denetim kurulu üyelerinin sulh ve ibrası hususunda olumsuz oy kullanma hakkı verilmiştir. İlgili düzenlemeye göre, bu kişilerin sulh ve ibrası azınlığın bu konuda olumsuz oy kullanmama şartına bağlıdır. Bahsi geçen 1/10 ve %5 oranlarının esas sözleşme ile yükseltilmesi mümkün değil ise de indirilmesi mümkündür. İlgili düzenlemeyi içeren hüküm, ETTK'daki hükmün tekrarıdır.

8- finansal tabloların müzakerelerini erteleme hakkı
ETTK'da düzenlenmiş olup da YTTK'da da düzenlenen bir diğer azınlık hakkı da finansal tabloların müzakeresinin ertelenmesi talebidir. İlgili hüküm uyarınca, azınlık finansal tabloların ve buna bağlı konulara ilişkin müzakerenin 1 ay sonraya ertelenmesini genel kuruldan talep edebilir. Bu durumda genel kurulun bir karar almasına gerek olmaksızın, toplantı başkanının kararıyla bir ay sonraya ertelenir. Finansal tabloların müzakeresinin bir ay sonraya ertelenmesine ilişkin azınlık talebi yeterli olup, ayrıca gerekçe bildirilmesine gerek yoktur.

Saygılarımızla
TAHİR KESKİNKILIÇ
Kılıçkaya Hukuk Bürosu

ANONİM ŞİRKETLERDE TEMSİL YETKİSİ

1. ANONİM ŞİRKETTE TEMSİL YETKİSİ NASIL KULLANILIR ?
Esas sözleşmede aksi öngörülmemiş veya yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa temsil yetkisi çift imza ile yönetim kuruluna aittir. Yönetim Kurulu tek kişiden oluşuyorsa anonim şirketlerde, temsil yetkisi tek imza ile kullanılır. Temsil yetkisi yönetim kurulu başkanı ve başkanvekilinin imzası ile kullanılabileceği gibi, bunlardan birisi ile birlikte diğer bir yönetim kurulu üyesinin ya da başkan ve başkanvekili şartı aranmaksızın herhangi iki yönetim kurulunun imzası ile de kullanılabilir. (Şirket tarafından düzenlenecek belgelerde “şirketin merkezinin”, “sicile kayıtlı olduğu yerin” ve “ticaret sicil numarasının” gösterilmesi zorunludur(m.372/2)Şirket adına imza atmaya yetkili olanlar ise, şirketin unvanı altında imza atarlar. )

Bununla birlikte, kanun, temsil yetkisinin esas sözleşme ile düzenlenebileceğini ve hatta esas sözleşmede Yeni TTK m.370/f.1 hükmü dışında bir düzenlemeye de yer verebileceğini öngörmüştür. Örneğin, yönetim kurulu birden fazla üyeden oluşsa dahi, şirket esas sözleşmesine konulacak bir hüküm ile temsil yetkisinin tek imza ile kullanılacağı hüküm altına alınabilir (tek imza sistemi). Anonim şirketi adına imza yetkisini haiz kişiler şirket namına kendi adlarına üretilen güvenli elektronik imzayla imza atabilirler. Bu durumda, kullanılacak nitelikli elektronik sertifikalarda sertifika sahibi alanı içerisine, sertifika sahibinin ismiyle birlikte temsil ettiği tüzel kişinin de ismi yazılır. Bu husus ayrıca tescil ve ilan edilir.

Diğer taraftan, yönetim kurulu, temsil yetkisini bir veya daha fazla murahhas üyeye veya müdür olarak üçüncü kişilere de devredebilir. Ancak, Yeni TTK, bu durumda “en az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisini haiz olması”nı şart koymuştur.

Dolayısıyla, yönetim kurulu, şirketi temsil etme noktasında, varsa bir ya da birden fazla murahhas azayıya da şirket müdürünü görevlendirebilir. Ancak, yönetim kurulu üyesi olması şart olmayan şirket müdürünün (ya da genel müdür) temsil ile görevlendirilmesi durumunda, yönetim kurulu üyelerinden en az birisinin de müdür ile birlikte ilgili temsil yetkisi ile donatılmış olması gerekecektir.

Yeni TTK’ nın 371.Maddesinin birinci fıkrasında, ”Anonim şirketi temsile yetkili olanlar, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilirler” denilmektedir. Anılan fıkra temsile yetkili olan kişilerin yapabilecekleri iş ve işlemlerin şirketin rücu edebilmesi ve edememesi yönünden sınırını göstermektedir. Ultra vires kuralı kalktığı için, artık şirketin hak ehliyetinin sınırını işletme konusu çizmemektedir. Şirketin hal ehliyetinin değil, imza yetkilisine rücu edeceği veya edemeyeceği sınırı, şirketin amacı ve işletme konusu belirler. Esas sözleşmenin konu hükmüne aykırı işlemlerle bu sınırın aşılması halinde şirketin rücu hakkı vardır. Başka bir deyişle, şirketin amacı ve işletme konusu dışında yapılan işlemler de üçüncü kişiye karşı sorumludur; ancak, sınırı aşan temsil yetkilisini haiz kişiye karşı şirket rücu talebinde bulunabilir. Bu manada, temsil yetkisinin kapsamı, “şirketin amacına ve işletme konusuna” giren her çeşit işler ve hukuki işlemlerdir.

Bununla birlikte, temsile yetkili olanların, her zaman için temsil kapsamı dışına çıkması ve şirketin işletme konusu dışındaki işlemlerde bulunması olasıdır. Kanun, bu durumda, yani “temsile yetkili olanların, üçüncü kişilerle, işletme konusu dışında yaptığı işlemlerin de şirketi bağlayacağına hükmetmiştir. Ancak, üçüncü kişilerin, işlemin işletme konusu dışında bulunduğunu bilmesi veya durumun gereğinden bilebilecek durumda bulunması ve bu hususun ispat edilmesi halinde, yapılan işlem şirketi bağlamayacaktır. Buna karşılık, şirket esas sözleşmesinin ilan edilmiş olması, bu hususun ispatı açısından, tek başına yeterli delil kabul edilmeyecektir.(m.371/2) Çünkü şirketin amaç ve konusunda sicil müspet işlemini icra etmez; yani ilan edildiği için üçüncü kişi şirketin amaç ve konusunu bilmek zorunda değildir.

Şirket adına yapılan işlemlerin, zaman zaman şirket esas sözleşmesine yahut genel kurul kararına aykırı olması da mümkündür. Ancak, temsile yetkili kişiler tarafından yapılan işlemin esas sözleşmeye veya genel kurul kararına aykırı olması, iyi niyet sahibi üçüncü kişilerin o işlemden dolayı şirkete başvurmalarına engel değildir(m.371/4) Kanun ve esas sözleşmeye aykırı işlemler dolayısıyla şirketin, temsile yetkili olanlara rücu hakkı ise saklıdır (m.371/1) Temsil yetkisinin sınırlandırılması, genel kaide olarak, iyi niyet sahibi üçüncü kişilere karşı hüküm ifade etmez(m.371/3)Tescil ve ilan edilen bu sınırlamalar, iyi niyet sahibi olsalar dahi, üçüncü kişilere karşı dahi hüküm ifade edilecektir.

Yeni TTK’ nın 373. maddesinin birinci fıkrasında “yönetim kurulu, temsile yetkili kişileri ve bunların temsil şekillerini gösterir kararının noterce onaylanmış suretini, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline verir.” Denilmektedir. Bu itibarla, yönetim kurulu, şirketi temsile yetkili kişileri ve bunların temsil şekillerini gösterir bir karar almak ve bu kararın noterce onaylanmış suretini, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline vermek zorundadır. Aksi halde halinde sicil müdürünün teklifi üzerine mahallin en büyük mülki amiri tarafından bin Türk Lirası idari para cezasıyla cezalandırılır.( m.33/2)

2. ANONİM ŞİRKETTE TEMSİL YETKİSİNİN KAPSAM VE SINIR NEDİR ?
YTTK’nın anonim şirketlerdeki temsil yetkisinin kapsam ve sınırlarına ilişkin 371. maddesi esas olarak ETTK’nın 321. maddesinden alınmış8, ancak YTTK ile birlikte “ultra vires” kuralının kaldırılması nedeniyle yeni hükümlere de yer verilmiştir.

YTTK’nın 371. maddesinin birinci fıkrasında, “Anonim şirketi temsile yetkili olanlar, şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukukî işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilirler” denilmektedir. Anılan fıkra temsile yetkili olan kişilerin yapabilecekleri iş ve işlemlerin şirketin rücû edebilmesi ve edememesi yönünden sınırını göstermektedir. Ultra vires kuralı kalktığı için, artık şirketin hak ehliyetinin sınırını işletme konusu çizmemektedir. Şirketin hak ehliyetinin değil, imza yetkilisine rücû edeceği veya edemeyeceği sınırı, şirketin amacı ve işletme konusu belirler. Esas sözleşmenin konu hükmüne aykırı işlemlerle bu sınırın aşılması halinde şirketin rücu hakkı vardır. Başka bir deyişle, şirketin amacı ve işletme konusu dışında yapılan işlemler de üçüncü kişiye karşı şirket sorumludur; ancak, sınırı aşan temsil yetkisini haiz kişiye karşı şirket rücu talebinde bulunabilir. Bu manada, temsil yetkisinin kapsamı, “şirketin amacına ve işletme konusuna” giren her çeşit işler ve hukukî işlemlerdir.

Bununla birlikte, temsile yetkili olanların, her zaman için temsil kapsamı dışına çıkması ve şirketin işletme konusu dışındaki işlemlerde bulunması olasıdır. Kanun, bu durumda, yani “temsile yetkiliolanların, üçüncü kişilerle, işletme konusu dışında yaptığı işlemler”in de şirketi bağlayacağına hükmetmiştir. Ancak, üçüncü kişilerin, işlemin işletme konusu dışında bulunduğunu bilmesi veya durumun gereğinden bilebilecek durumda bulunması ve bu hususun ispat edilmesi halinde, yapılan işlem şirketi bağlamayacaktır. Buna karşılık, şirket esas sözleşmesinin ilân edilmiş olması, bu hususun ispatı açısından, tek başına yeterli delil kabul edilmeyecektir.

3. ANONİM VE LİMİTED ŞİRKETLERDE, ŞİRKET TEMSİLCİLERİNİN TÜRKİYE'DE İKAMETGAH SAHİBİ OLMALARI VE TC VATANDAŞLIĞI DURUMU NASIL DÜZENLENMİŞTİR ?
6102 sayılı TTK nın ilk hali uyarınca Anonim şirketi temsile yetkili kılınan kişilerden en az birisinin hem Türkiye sınırları içerisinde bir ikametgaha sahip olması hem de TC vatandaşı olması şarttı. 26.06.2012 tarihli değişiklikle bu şart kaldırılmıştır. Bundan sonra bir A.Ş. nin dışarıdan yönetilmesi mümkündür.

Limited şirketi temsile yetkili kişiler için ise yeni kanunun ilk halinde, içlerinden en az birisinin Türkiye sınırları içerisinde bir ikametgaha sahip olması şartken TC vatandaşlığı şartı bulunmamaktaydı. 26.06.2012 tarihli değişiklikle artık limited şirket müdürleri için Türkiye de yerleşim yeri şartı da aranmamaktadır. Böylece limited şirketin dışarıdan yönetilmesi imkanı getirilmiştir.

GÖRÜŞ VE ÖNERİLERİNİZ
İLETİŞİM BİLGİLERİ
İstasyon Mahallesi , Grup Sokak. No:7 Kocasinan/Kayseri
+90 352 222 06 53
+90 352 222 06 43
info@kilickayahukuk.com